- Kadıköy Gazetesi - https://kadikoygazetesi.com -

İstanbul Mucizesi!

18 Nisan’da İstanbul adaları alındı. 22 Nisan gecesi Türk donanması karadan Haliç’e indirildi ve son olarak 29 Mayıs sabahı yapılan taarruzla, yirmi sekiz defa kuşatılan İstanbul, Osmanlı topraklarına katılmış oldu

İstanbul’un fethi ile 1058 yıllık Doğu Roma İmparatorluğu sona ermiş.

Orta Çağ kapandı – Yeni Çağ süreci başladı

29 Mayıs1453 tarihinde Konstantinopolis’in Düştü

Doğu Roma İmparatorluğu‘nun başkenti Constantinopolis

‘Fatih Sultan Mehmet önderliğindeki Osmanlı Ordusu tarafından alınmıştır.

Osmanlı Devleti Yükselme dönemine girdi.

Karadeniz – Akdeniz deniz ticaret yolunun denetimi Osmanlılar’a geçti.

Osmanlı Devleti İslam dünyasında haklı bir şöhret ve itibara kavuştu.

Fatih Sultan Mehmet’le ilgili yazıları saatlerce yazabilir, günlerce okuyabilir çok uzun zaman ondan söz edebilirim. Benim için çok önemli biridir. Topkapı Şifresinde ondan o kadar çok söz ettimki; diliyorum okurken oraları atlamazsınız. Bütün büyük adamların yanında önemli adamlarının olduğu bir gerçektir. Tarih hep böyle anlatır. Büyük liderleri okuyun araştırın mutlaka liderin eli kolu olan akıl hocaları bulunan birileri vardır. Fatih Sultan Mehmet’in elbetteki en büyük akıl hocası Akşemseddin’di. Ve bunun yanı sıra birkaç hocası daha…

Fatih Sultan Mehmet olmazı başarmıştı.

Asırlardır istenilen alması için dualar edilen savaşlar verilen çok büyük bir imparatorluğu yerle bir etmiş, dünyanın en önemli şehrini almıştı. İstanbul’u. Bu bir mucizeydi. Bununla kalmamış. Dünya tarihinde çağ atlatmıştı. Bundan güzel bir şey olabbilirmiydi? Muhakkakki tarihe imza atmış büyük liderleri anmamız, hatırlatmamız bilmeyenlere öğretmemiz gerekiyor. Bir şekilde aktarmalıyız. Bizim bildiklerimizi yazarken, bizden daha bilenlerin yazılarını da sizlee aktamalıyız. Yinede ne olur ne olmaz diye onlara da alıntı demeliyiz. Alıntı olanlar yazanların emeği. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u aldığı bir şekil dâhilinde… Kim yazarsa yazsın, nasıl yazarsa yazsın netice hep aynı.

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u almıştır.

Ben sizlere birkaç yazı aktarıyorum. Lütfen dikkatlice okuyunuz.

Şimdi boğazın keyfini sürüyorsak, İstanbul’un camilerine, çeşmelerine, sarnıçlarına medreselerine büyük hayranlıkla bakıyorsak; muhakkak Fatih Sultan Mehmet’i anıyoruz demektir. Onu hatırlamak değil belki, biliyoruz çünkü o bize dünyanın en büyükhediyesini vermiş. İstanbul’u vermiş. Heryerde onu görmemiz mümkün. Ben hep düşünmüşümdür neden boğaz köprüsünde Fatih Sultan Mehmet’in ışıklı resmi, heykeli ya da onu anlatan bir şeyi yoktur.

Oysa Fatih, boğaza imzasını atmış, rumeli hisarının planını bizzat çizmiş ve kufi yazısı ile ismini yazdırmıştır.

İki ayrı yerden aldığım İstanbul’un fethi ile ilgili yazıları aktarıyorum. (alıntı)

Fetih için kapsamlı bir plan yapan Sultan II. Mehmet, Bizans’a denizden gelebilecek yardımı önlemek amacıyla Anadolu Hisarı’nın karşısına Rumeli hisarını yaptırdı. Bizans’a Balkanlardan gelebilecek muhtemel Haçlı yardımını önlemek için sınır boylarına akıncı birlikleri gönderdi.

Kuşatma 6 Nisan’da başladı. İstanbul’u fetih için 80.000 ile 200.000 arası değişen bir ordu ile İstanbul’a hareket eden II. Mehmet, uzunluğu 22,5 km.yi bulan dönemin en güçlü surları ile mücadele etti.

Karadeniz ile Ege’yi birbirine bağlayan deniz yolu üzerinde kurulu olan İstanbul, günümüzde olduğu gibi o zamanlar da oldukça önemli bir şehirdi.

1453 yılına kadar farklı zamanlarda, birçok farklı millet ve medeniyet tarafından defalarca kuşatılmışsa da, gerek Bizans’ın sahip olduğu Rum ateşi (grejuva), gerekse şehrin o zamanlar için aşılamaz olarak görülen surları, bu fetih hareketlerini başarısız kılmıştı.

1453 yılı 23 Mart’ta ordusuyla Edirne’den hareket eden Sultan II. Mehmet, İstanbul surlarını yıkacak büyüklükteki topların planını bizzat kendisi hazırlayarak, o zamana kadar yapılan toplardan çok daha büyük toplar döktürdü.

Büyük dâhinin balistik hesaplarını bizzat kendisinin yaptığı, yaklaşık 17 ton bakır kullanılarak dökülen ve 1,5 ton ağırlığındaki mermileri 1000 metre uzağa atabilen toplara “Şahi” adı veriliyordu.

Bizans’ın Haliç’e zincir germesiyle ve kentin kapılarını taşlarla örerek kapamasıyla, Osmanlılar, başta şehre giremedi. İşte burada Sultan II. Mehmet’in kıvrak zekâsı devreye girdi

Haliç’e girmeden İstanbul’un fethedilmeyeceğini anlayan Sultan II. Mehmet, Tophane’den Kasımpaşa’ya kadar kızaklar döşetti…

Gemilerin, kızakların üzerinden kaydırılabilmesi için, Galata Cenevizlilerinden zeytinyağı, domuzyağı ve sadeyağ alınarak kızaklar yağlandı. 21–22 Nisan gecesi 67 parça Osmanlı gemisi bu kızaklardan kaydırılarak Haliç’e indirildi. Haliç’e yağlı kızaklarla indirdiği gemilerle surlara saldırdı.

29 Mayıs 1453 sabahı, şafak sökmeden önce başlayan top atışlarıyla surlar sarsılıyor, mehter takımı İstanbul semalarını inletiyordu. Bugün büyük bir gündü.

“Şahî” adlı büyük top bugün Topkapı denilen yerdeydi. Fatih’in keşfi olan geliştirilmiş havan topları, Beyoğlu sırtları ve Galata surlarından aşırtma atışlarla Haliç’teki düşman gemilerini batırmaya başlamıştı.

Batılı tarihçi ve edebiyatçıların bazıları İstanbul’un fethinin son safhasını şu şekilde anlatır:

“Surların arasında dolaşan birkaç Türk askeri Edirnekapı ile Eğrikapı arasında bulunan Kerkoporta (Cambazhâne) denilen yayalara ayrılmış küçük kapılardan birisinin aklın alamayacağı bir unutkanlık yüzünden açık kaldığını görürler.

Diğer askerlere de haber verilir ve Türkler bu kapıdan girerek İstanbul’u fethederler. Herkesin unuttuğu bir kapı olan Kerkoporta, küçücük bir rastlantı, dünya tarihinin gidişini değiştirmiştir.”

Ancak dönemin Türk kaynakları ile dönemin diğer Latin ve Bizans kaynakları incelendiğinde fethin son aşamasının hiç de bu şekilde olmadığı anlaşılıyor. Açık kapı söylentilerinin gerçekle alakası yoktur

İstanbul’un fethi genç padişaha sonsuz bir kudret ve otorite sağladı. Fetih öncesi büyük karışıklıklar içerisinde çalkalanan Osmanlı Devleti bu fethin getirdiği büyük prestijle (saygınlık-itibar)hem İslâm dünyasının en parlak devleti haline geldi, hem de düşmanları üzerinde psikolojik yılgınlık yarattı.

O günün dünyasındaki en önemli şehirlerden olan İstanbul’un fethi, dünyada da birçok etki yarattı. Bin yıllık Bizans imparatorluğunun yıkılmasıyla, bir çağı kapatıp bir çağı açtı. Reform hareketlerini ve rönesans dönemini başlattı. Coğrafi keşifleri başlattı. Bunun yanı sıra Osmanlı Anadolu-Rumeli toprak bütünlüğü sağlandı, İpek ticaret yolu Türkler’in komutasına geçti.

Bizans başkenti ‘Konstantinopolis’, 54 gün süren kuşatmayla 29 Mayıs’ta Osmanlı topraklarına geçti. İşte bu günden sonra Fatih ünvanını alan, Sultan II. Mehmed Han aslında sadece bir Fatih değil, müthiş keşifler sahibi bir dehaydı.

Fatih, İstanbul’u alınca şehrin hemen imar ve onarımına girişti. Bu arada Fatih Sultan Mehmet’in yanında bulunan Akşemsettin, Molla Güranî, Molla Hüsrev ve Molla Zeyrek O’na başvurarak daha önce Ayasofya ve civarı ile Pantokrator’a (Zeyrek) yerleştirilen öğrenciler için bir medrese kurulmasını istemişlerdi.

Fatih, ilim adamlarının isteğini kırmayarak büyük bir cami ile onun yanına “Sahn-ı Semen” (Sekizli Medrese) diye anılan binalar topluluğunun yapılmasını emretmişti. 17 yıl sonra tamamlanan bu eserler ilçenin gelişmesinde en önemli rolü oynamıştı

Fetihten sonra, büyük bir sosyal ve kültürel etkinlik merkezi olan Fatih Külliyesi’nin kurulması (1463–1470) saraçların ve demircilerin çalıştığı büyük Saraçhane Çarşısı ve Şehzadebaşı’ndaki yeniçeri odalarının yapımı bu bölgede yeni mahallelerin gelişmesine neden olmuştur

Fatih Külliyesi İstanbul’a Türk döneminin karakteristik görünümünü kazandıran büyük külliyeler dizisinin ilk halkasıdır

Fatih’in yaptırdığı eserler kümesi (külliye) içinde cami, medrese, hastahane, misafirhane, imaret, hamam, kervansa ray, okul, kütüphane ve türbeler (Fatih Sultan Mehmet Türbesi, Gülbahar Hatun Türbesi, Nakşıdil Valide Sultan Türbesi) vardı

Fatih Sultan Mehmet’ten sonra Osmanlı Devleti’nin başına geçen padişahlarla onların sadrazam ya da paşaları, Fatih ilçesine yaptırdıkları cami, medrese, hamam ve çeşmelerle ün kazanmışlardı.

Bir başka yerde yazılanları aktaracağım şimdi de sizlere. Bunlar sadece hatırlatmalardır… Bunları biliyoruz. Bir kez daha hatırlamamızda ne zararamız olur. Ancak bir kez daha gururlanır, bir kez daha duygulanırız.

İslâmiyetin emri olan hususları bildirdi. Fakat Bizanslılardan red cevabı alınca, şehri kuşatmaya başladı. Kuşatmanın uzaması ve bir netice elde edilememesi bâzı devlet adamlarını ümitsizliğe düşürdü. Bunlar şehrin alınamayacağını, üstelik bir Haçlı ordusunun Bizans’ın imdâdına koşacağını sanıyorlardı.

Bütün bu olumsuz propagandalara karşı orduda pâdişâhı ve askeri fethe karşı gayrete getiren bir din büyüğü vardı; Akşemseddîn. O, şeyhi Hacı Bayram-ı Velî’nin;

“İstanbul’un fethini şu çocukla bizim köse görürler!“ sözünü biliyor ve tahakkuk edeceğine kalpten inanıyordu.

Muhâsaranın devâm ettiği bir sırada Avrupa’dan asker ve erzak getiren gemiler, Osmanlı donanmasının müdahalesine rağmen şehre girmeye muvaffak oldu. Kâfirler görülmemiş şenlikler yaparken, Müslümanlar üzüntülü idi. Pâdişâha gelen bâzı devlet adamları;

“Bir sofunun (Akşemseddîn) sözüyle bu kadar asker kırdırdın ve bütün hazîneyi tükettin. İşte Frengistan’dan kâfire yardım geldi. Fethetmek ümidi kalmadı.” dediler.

Bunun üzerine Sultan Mehmed Han, veziri Veliyüddîn Ahmed Paşayı Akşemseddîn’e göndererek;

“Şeyhe sor, kal’a feth olmak ve düşmana zafer bulmak ümidi var mıdır?”

Buna Akşemseddîn hazretleri şöyle cevap verdi:

“Ümmet-i Muhammed’den bu kadar müslüman ve gâziler bir kâfir kâlesine doğru hücum ederse, inşâallahü teâlâ feth olur.”

Sultan Mehmed Han, umûmî cevapla yetinmeyip, Veliyüddîn Ahmed Paşayı tekrar Akşemseddîn’e gönderip;

“Vaktini tâyin etsin.”

Akşemseddîn murâkabeye daldı.

“İşbu senenin Cemâziyelevvel ayının yirminci günü, seher vaktinde, inanç ve gayretle filan taraftan yürüsünler. O gün feth ola. Kostantiniyye’nin içi ezan sesiyle dola!”

Ayrıca genç pâdişâha bir mektup gönderdi. Mektubunda;

“Kul tedbir alır, Allahü teâlâ takdir eder kaziyesi, delili sâbittir. Hüküm Allahü teâlânındır. Velâkin kul, elinden geldiği kadar gayret göstermekte kusur etmemelidir. Resûlullah’ın ve Eshâbının sünneti budur.”
Böylece Akşemseddîn bir taraftan İstanbul’un fethi hakkında yeni müjdeler veriyor, diğer yandan da ne şekilde davranılması husûsunda pâdişâha tavsiyelerde bulunuyordu.

Nihâyet Akşemseddîn hazretlerinin tâyin eylediği gün ve saat doldu. Sultan Mehmed Han ordunun başına geçerken, hocası Akşemseddîn’den okumak için bir duâ istirham etti. Bunun üzerine Akşemseddîn;

“Yâ Fakih Ahmed!” diyerek himmet taleb eyle! Onu vesile kılarak Allahü teâlâya tazarru ve niyâz eyle.”

Buyurdu.

Sonra çadırına giren Akşemseddîn hazretleri yanına hiç kimseyi koymamalarını istedi ve kapılarını iyice kapattırdı.

Yeniçeriler, azablar, dalkılıçlar, serdengeçtiler, akıncılar, gönüllüler, erenler, evliyâlar Sultan Mehmed Hanın buyruğuyla İstanbul üzerine akıyorlardı.

Mehmed Han bu sırada hocası Akşemseddîn’in yanında olmasını arzuladı ve haber gönderdi. Gelmeyince Akşemseddîn’in bulunduğu çadıra gitti. Çadırın her tarafı iyice kapatılmıştı. Fâtih Sultan Mehmed Han çadıra yaklaşıp, hançerini çıkardı. Hançerle çadırdan biraz keserek, içerisinin görülebileceği kadar bir delik açtı. İçeri bakınca, hocası Akşemseddîn hazretlerini kuru toprak üzerinde secdeye kapanmış, başından sarığı düşmüş, ak saçı ve aksakalı nûr gibi parlıyor gördü.

Ak saçını ve aksakalını toprağa sürüp, saçını sakalını toprak içinde bırakmıştı. Bu hâli ile İstanbul’un fethinin gerçekleşmesi için Allahü teâlâya yalvarıp duâ ediyor, gözyaşı döküyordu. Fâtih Sultan Mehmed Han, hocası Akşemseddîn’in Allahü teâlâya yalvarıp, duâ etmekte olduğu bu yüksek hâlini görünce, doğruca yerine döndü. Kaleye bakınca surlara tırmanan İslâm askerinin yanında ve önünde ak abalı bir topluluğun da hisara girmekte olduğunu gördü. Az sonra fethin askeri de surları geçip şehre girdi. Böylece İstanbul’un fethi ve Peygamber efendimizin büyük mûcizesi gerçekleşti.

Akşemseddîn, fetih ordusu İstanbul’a girdikten sonra, İslâmiyet’in harp ile ilgili hukûkunun gözetilmesini genç pâdişâha tekrar hatırlattı. Buna uygun hareket edilmesini bildirdi. İstanbul sabah sekiz sıralarında fethedilmişti. Fâtih Sultan Mehmed ise şehre öğle saatlerinde Topkapı’dan girdi. Beyaz bir at üzerinde idi. Muhteşem bir alayla ve alkışlar içinde ilerleyerek, Ayasofya’ya doğru yol aldı. Zulümden ve haksızlıktan bıkmış olan Bizans halkı yeni bir bekleyişin içinde idi. Fâtih geçtiği sokakları, caddeleri, evleri dikkatle gözden geçiriyordu. Yanında ileri gelen kumandanlarıyla vezirlerinden başka;

Molla Gürânî, Molla Hüsrev, Akşemseddîn ve Akbıyık Sultan gibi âlimler ve velîler topluluğu da bulunuyordu.

Yerli halk yolları doldurmuştu.
Fâtih Sultan Mehmed çok genç olduğu için, herkes Akşemseddîn’i pâdişâh sanıyordu. Ona, demet – demet çiçek veriyorlardı. Akşemseddîn’in, genç pâdişâhı göstererek;

“Sultan Mehmed ben değilim, odur.“

Sözüne karşılık; Sultan Mehmed de;

“Gidiniz, yine ona gidiniz. Sultan Mehmed benim, ama o benim hocamdır. Şehrin mânevî fâtihidir.”

Diyordu. Fâtih Sultan Mehmed Han İstanbul’a girdikten sonra, hocası Akşemseddîn üç gün gözden kayboldu. Bütün aramalara rağmen bulamadılar.

Üç gün sonra, Edirnekapı yakınlarında vîrâne bir yerde ibâdetle meşgûl olarak buldular. O zamandan beri bu yere, onun ismine izâfeten “Akşemseddîn” mahallesi denildi.

Fâtih Sultan Mehmed Han, fethin üçüncü günü Ayasofya’ya gidip, orayı câmiye çevirdi. Ayasofya’yı câmiye çevirmesi, Bizanslılar ile yapılan bir anlaşmaya bağlanmıştı.

Burada ilk hutbeyi, Akşemseddîn okudu. Okmeydanı’nda bir zafer alayı tertiplenmişti. Orada Akşemseddîn de vardı. Akşemseddîn gâzîlere bir konuşma yaptı. Bu konuşmasında;

“Ey gâzîler, bilin, âgâh olun ki; cümleniz hakkında, âhir zaman Peygamberi ol Server-i kâinât; “Onlar ne güzel askerdir.” buyurmuştur. İnşâallah cümlemiz affedilmiş oluruz. Fakat gazâ malını isrâf etmeyip, İstanbul içinde hayr-ü-hasenâta sarf ve pâdişâhımıza itâat ve muhabbet ediniz.”

Nasîhatte bulundu. Sonra, Fâtih Sultan Mehmed Hanın başına iki çatal ablak sorguç takıp;

“Pâdişâhım, bütün Âl-i Osman’ın âb-ı rûyu oldun. Hemen mücâhid-i fî sebîlillah Ol!”

Gülbank-i Muhammedî çekti. Akşemseddîn’e;

“İstanbul’un fethedileceği zamânı nasıl bildin?”

Sorulunca, şöyle cevap verdi;

“Kardeşim Hızır ile, ilm-i ledünniyye üzere İstanbul’un fetih vaktini çıkarmıştık. Kale fethedildiği gün, Hızır’ın, yanında evliyâdan bir cemâatle hisara girdiğini gördüm. Kale fetholunduktan sonra da, Hızır kardeşimi kalenin üzerine çıkmış oturur hâlde gördüm.”

Fâtih Sultan Mehmed Han, fetihden sonra hocası Akşemseddîn’e, son taarruzun başladığı sırada;

“Yâ Fakîh Ahmed”

Fakîh Ahmed’den himmet taleb etmesini söylediğini hatırlatarak;

“Fakîh Ahmed kimdir ki; tazarru ve niyâz eyledim? Himmetini istedim? Allahü teâlâyı tazarru etmiş olsa idim evlâ değil mi idi?”

Sebebini sordu. Hocası Akşemseddîn bu suâle;

“O sırada Fakîh Ahmed, kutb, sâhib-i tasarruf idi.”

cevâbını vererek, Allahü teâlânın yardımını, onun vâsıtasıyla ve onun bereketi ile gönderdiğini ve onun da himmet ettiğini söylemiştir. Akşemseddîn hazretlerinin “Fakîh Ahmed” dediği kendisi idi. Fakat tevâzuunun çokluğundan şöhretten kaçıp, kendisini gizleyerek böyle konuşmuş, gâyet ârifâne bir tavır takınmış olduğu rivâyet edilmiştir.

Nazan Şara Şatana