
Eskiden bir domatesin kokusu vardı. Daha dalından kopmadan, güneşin alnında olgunlaşırken bile kokusunu duyabilirdiniz. Şimdi market raflarında dizili domatesler var,çeşit çeşit sebze ve Meyveler hatta peynir vs gıdalar var, ama ne kokusu var ne de tadı. Sadece kırmızı birer dekor gibi tatsız tuzsuz ruhsuz duruyorlar. Çünkü artık gıdalarımızı toprak değil, laboratuvarlar büyütüyor.

İnsan, doğanın çocuğudur. Toprağın, suyun, güneşin evladıdır. Ama ne gariptir ki, kendi anasından uzaklaştıkça daha çok hasta oluyor. Raf ömrü uzasın diye içine katılan kimyasallar, aslında bizim ömrümüzden çalıyor. Bir yandan “sağlıklı yaşam” diye bağıran reklamlar, diğer yandan içeriği okunamayan katkı maddeleriyle dolu ambalajlar… Bu nasıl bir çelişkidir?
Çocuklar artık elma yediğinde “bu neden bu kadar tatlı?” diye soruyor. Çünkü gerçek elmanın tadını bilmiyorlar. Oysa bizim çocukluğumuzda, elma ısırıldığında çıkan ses bile bir şarkıydı. Şimdi ise her şey plastik gibi: ambalajı da, tadı da, kokusu da.
Kimyasal gıdalar sadece bedenimizi değil, ruhumuzu da zehirliyor. Huzursuzluk, yorgunluk, dikkat dağınıklığı… Belki de hepsi bu yapaylıktan. Çünkü insan, doğallıktan uzaklaştıkça kendinden de uzaklaşıyor.
Peki çözüm ne? Çözüm, köye dönmek değil belki ama köyü soframıza getirmek. Doğal olanı tercih etmek. Etiket okumayı öğrenmek. Az ama öz tüketmek. Çünkü gerçek gıda, sadece karın doyurmaz; aynı zamanda gönül de doyurur.Sevgili Okurlar
Unutmayalım: Ne yersek oyuz. Ve biz, plastik değiliz.
Neşat YALÇIN – Kadıköy İstanbul