
Bir zamanlar büyük şehirlerin meydanlarında kurulan yöresel ürünler şenlikleri, Anadolu’nun bereketli topraklarından kopup gelen kokularla dolardı.
Bir köy kadınının sabahın serinliğinde yoğurdu mayalarken ettiği dua, bir dedenin torununa miras bıraktığı zeytin ağacı, bir dağın eteklerinde kurutulan kekik… Hepsi bir araya gelir, şehirliyle buluşur, hem üretici kazanır hem de tüketici güvenle alışveriş yapardı.

Ama artık o şenlikler başka bir şeye dönüştü. Adı aynı kaldı belki ama ruhu çoktan yitip gitti.
Bugün “Yöresel Ürünler Günleri” adı altında düzenlenen birçok etkinlikte, ne yöre kaldı ne ürün. Tezgâhların çoğu, o yörenin insanına değil, büyük şehirdeki aracılara ait. Üzerinde “Köy Peyniri” yazan ambalajın içinden market ürünü çıkıyor. “Ev yapımı reçel” diye satılan kavanozlar, endüstriyel üretim tesislerinden geliyor. ithal kuruyemişler, hatta sahte ballar… Otantik sandığımız her şey, aslında birer dekor.
Bu sadece bir ticari aldatmaca değil; aynı zamanda kültürel bir tahribat. Çünkü yöresellik, sadece bir ürünün menşei değil, bir yaşam biçimidir. O ürünün ardında bir hikâye, bir emek, bir gelenek, bir vefa vardır. Yöresel ürün, toprağın diliyle konuşur; geçmişin izini taşır, geleceğe umut bırakır.
Ama şimdi ne görüyoruz?
Aynı ürün, farklı şehirlerin adlarıyla defalarca satılıyor. Gerçek üreticiler, yüksek stant ücretleri yüzünden bu şenliklere katılamıyor. Tüketici, “doğal” sandığı ürünü doğal diye alıyor.
Bu tablo, sadece bir ekonomik adaletsizlik değil; aynı zamanda bir kültürel yabancılaşmadır. Çünkü biz, köyümüzün tereyağını, yaylamızın balını, ninelerimizin elleriyle ördüğü yazmaları, dedelerimizin yaptığı pekmezleri kaybediyoruz. Ve en acısı, bu kaybı “şenlik” diye alkışlıyoruz.
Oysa bu etkinlikler, doğru kurgulansa; gerçekten yerel üreticiye alan açılsa, aracılar değil üreticiler kazansa, şehirli tüketiciyle köylü üretici arasında bir gönül köprüsü kurulsa… İşte o zaman bu şenlikler, sadece midemizi değil, ruhumuzu da doyurur.
Yöresel ürünler günleri, bir alışveriş festivali değil; bir kültürel buluşma, bir vefa sahnesi, bir hafıza tazeleme alanı olmalı. Her tezgâh, bir hikâye anlatmalı. Her ürün, bir yörenin sesi olmalı.
Yoksa bu gidişle, ne köy kalacak ne de köy ürünü. Sadece tabelalarda “yöresel” yazacak; içi boş, ruhsuz, sahte bir kelime olarak…
Neşat Yalçın