- Kadıköy Gazetesi - https://kadikoygazetesi.com -

Memurlar İnsan Haklarından Mahrum

İnsan hakkı kavramı, temel tanımıyla, insanın sadece insan olarak doğmuş olmasından dolayı sahip olduğu hakları ifade eder. Bu haklar, insanın yapısına ve değerlerine ilişkin bilgilerden meydana gelmiştir.  İnsanın sahip olduğu değerleri geliştirmek, insanlığın davası olmalıdır. İnsan haklarını var edebilmek; eldeki imkânlarla, insanlığın geldiği noktayı ve insan olarak değerini korumakla olur. İnsanları sırf insan oldukları için korumak, insan olmak demektir. İnsan Hakkı demektir.

Dünya, iki kanlı paylaşım savaşını görmüş ve bu savaşlarda büyük acılar yaşamıştır. Bu dönemde yaşanan vahşet insanlık tarihine kara birer leke olarak geçmiş, vicdanlarda kapanması mümkün olmayan yaralar açmıştır. Bu acıların bir daha yaşanmaması için Birleşmiş Milletler tarafından bir bildirge hazırlanmış ve bu belge 10 Aralık 1948 tarihinde Milletler Kurulu tarafından kabul edilmiştir.

İnsanlığın temel değerlerini tarif ederek, bu değerleri korumayı amaçlayan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ne denli iyi niyetli bir yaklaşım olsa da hukuki bir yaptırım gücü bulunmamaktadır. Devletler insan haklarını korumak konusunda aldığı önlemlere göre değerlendirilmekte, hak ihlalleri söz konusu olduğunda bu ihlalin yaşandığı ülke, uluslar arası düzeyde kınanmakta, gerekli önlemlerin alınması konusunda uyarılmakta, yetkililere baskı yapılmaktadır.

 Dolayısıyla İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin bir ülke tarafından ihlal edilip edilmemesi konusu, insan haklarının korunması bakımından önem taşımaktadır. İnsan haklarının korunması sorumluluğu iki temelde ele alınabilir: Birincisi devletlerin üstüne düşen, ikincisi ise bireylere düşen sorumluluktur.

Yani devletler kadar insanlar da insan haklarının korunması konusunda sorumluluk taşırlar. Temelde amaç aynıdır:  İnsanların hayat şartlarının iyileştirilmesi ve geliştirilmesi. İnsanca yaşamayı sağlayacak ortamın geliştirilmesi ve uygulanabilmesi için de bir düzene ihtiyaç vardır.

İşte insan hakkı denilen olgu, belli nitelikteki düzenin sağlanabilmesi için gereken ilkeler bütünüdür ve zamana ve ortama göre değişir, gelişir. En temel hak, İnsanın “YAŞAMA HAKKI” dır dır. Yaşama hakkı topluma,  onun siyasal örgütlenmesi olan devlete, ciddi ve ağır görevler yüklemektedir. Devlet bir yandan,  insanca yaşama hakkının sağlanması için gerekli hukuksal örgütlenmesini kurarken, diğer yandan da toplumda var olan ekonomik,  sosyal tüm zayıflıkları gidererek, ilkeli ve gerçek hayat şartlarını oluşturmalı ve korumalıdır. Bunun için kanunlar çerçevesinde her türlü önlemi almak zorundadır. Yaşama hakkı öyle önemlidir ki, vatandaş için devletin varlığı anlamına gelir. Devlet yaşama hakkının korunması için, hem hukuksal düzenlemeler yaparak bu hakkı güvence altına alır hem de ekonomik ve sosyal yönden önlemler alarak insanca bir hayat sağlamak için gerekli şartları hazırlar.

Bütün bireylerin hukuk düzeni içinde özgürce var olabilecekleri ve yasalardaki hak ve özgürlüklerden faydalanacakları ortam, çağdaş boyutlarda,  demokratik bir tartışma ortamı,  bireylerin kendilerini geliştirmeleri açısından zorunlu olan temel bir haktır. Her şeyin özgürce gündeme getirilerek tartışılabildiği bir ortamda haksızlıklar ele alınabilir, haksızlıkların üzerine gidilebilir. Böylece devletin haklının yanında yer alması sağlanabilir.

Bugün ülkemizde ve dünyada sosyal hayatta insan hakları konusunda büyük ilerlemeler kaydedilirken; en büyük insan hakkı ihlalleri çalışma hayatında yaşanmaya başlamıştır. İnsanca yaşama hakkı öncelikli olarak, çalışma hakkı ve kişinin kendisi ve ailesini geçindirmeye yetecek ve insanca yaşayabilecek düzeyde bir ücret alma hakkının sağlanmasıyla mümkündür.

Ülkemizde son yıllarda kamu çalışanlarına yapılan baskılar, örgütlenme alanında yaşanan zorluklar; AKP iktidarının keyfi ve taraflı tutumu sonucunda insan hakkı ihlali boyutuna ulaşmıştır. ILO’nun 200’e yakın sözleşmesi arasında yalnızca 7 tanesi insan haklarıyla ilgilidir. İnsan haklarıyla ilgili 7 sözleşmenin ikisi ise örgütlenme ve toplu pazarlıklarla ilgili 87 ve 98 sayılı sözleşmelerdir. Buradan anlaşılacağı üzere toplu sözleşme ve grev hakkı yalnızca iş hayatı ile ilgili bir olgu olmanın ötesinde, insan hakkı olarak tanımlanmıştır.

ILO uzmanlar komitesi ise grev hakkının, sendika hakkının ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgulamaktadır. Dolayısı ile grev hakkı olmayan bir uygulama, tam anlamıyla bir sendikal özgürlük değil aksine bir insan hakkı ihlalidir. Yıllardır mücadelesini verdiğimiz toplu sözleşme ve grev hakkının, ikiye bölünerek, grev hakkının görmezden gelinerek sadece toplu sözleşme hakkının tanınması kamu görevlilerine yapılan büyük bir haksızlıktır.

İnsan hakkı kavramının kapsamı çerçevesinde, örgütlü sivil toplumun varlığı insan hakkı uygulamalarını güçlendiren bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak AKP iktidarı sosyal diyalog, demokratik toplum, ifade özgürlüğü gibi kavramlara karşı uyguladığı baskıcı politikalarla, toplumsal tepkiyi en aza indirmeye ve farklı düşünceleri sindirmeye çalışmaktadır.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 23. maddesinde; “Herkesin çalışma, işini serbestçe seçme, adaletli ve elverişli koşullarda çalışma ve işsizliğe karşı korunma hakkı vardır. Herkesin, herhangi bir ayrım gözetmeksizin, eşit iş için eşit ücrete hakkı vardır. Herkesin kendisi ve ailesi için insan onuruna yaraşır ve gerekirse her türlü sosyal koruma önlemleriyle desteklenmiş bir hayat sağlayacak adil ve elverişli bir ücrete hakkı vardır. Herkesin çıkarını korumak için sendika kurma veya sendikaya üye olma hakkı vardır” denmektedir. Ancak ülkemizde bu hakların hiçbiri kullanılamamaktadır.

AKP döneminde, devlet hiyerarşisini hiçe sayan çalışma barışını bozan kamuda yapılan haksız ve hukuksuz atamalarla siyasi iradeye yakın olanlar üst düzey görevlerde istihdam edilmiştir. Yine bütün Bakanlıklarda liyakat, hak ve hukuk bir tarafa bırakılarak ilçe teşkilatlarına kadar bütün kadrolar yandaşlara peşkeş çekilmiştir. Hızını alamayan, başkasının hakkını yemeyi meşru sayan Hükümet, bütün atamalara sözlü sınav getirerek hukuksuzluğu hukuk haline getirmiştir.

 

Atamaların tamamı incelendiğinde; üst düzey devlet görevlilerinin %95’i ya görevden alınmış ya da yerleri değiştirilmiştir. Yıllarca devlete hizmet etmiş emeklilik hakkı kazanmış kamu görevlileri iradeleri dışında emekli olmaya zorlanmakta, bu konuda direnç gösterenler ise; aileleri ve çocuklarından uzak yerlere atanmaktadırlar.

İşyerlerinde sözleşmeli personele, iş sözleşmesi ve yandaş sendikaya üyelik formu birlikte verilmekte ve “eğer çalışmaya devam etmek istiyorsanız, bu sendikaya üye olacaksınız” denilmektedir. İş güvencesi olan memurlar ise yandaş sendikaya üye olmamaları nedeniyle başka illere tayin edilmekte, geçici görevlendirmeler yoluyla aileler parçalanmaktadır. Sözün özü kamuda zulüm düzeni hâkimdir.

Mahkemelerde haksız uygulamalar, sürgünler, tayinler ve geçici görevlendirmeler nedeniyle yargıya başvuran yüz binlerce memurun dosyası sıra beklemektedir. AKP ile birlikte çalışma hayatı, insan hakkı ihlallerinin en pervasızca uygulandığı alan olmuştur.

Günümüzde değişen toplumsal ve ekonomik yapı nedeniyle, insanların büyük çoğunluğunun yegâne hayat kaynağı, sahip oldukları “iş” ve elde ettikleri “gelir”dir. Dolayısı ile en temel insan hakkından biri olan çalışma hakkı, giderek daha hayati hale gelmektedir. İnsan haklarının gündeme geldiği bugün, çalışanlarımızın temel hak ve özgürlükler kapsamında yaşadığı sorunların görmezden gelinmesi ve insan hakkının kültür, dil, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi kavramlarla sınırlı tutulması doğru değildir. Eğer çağdaşlaşmaktan söz edeceksek, insanca yaşama hakkından söz edeceksek, sendikal hak ve özgürlükleri bir tarafa bırakamayız.

Küreselleşen dünyada, küresel sermayenin, çalışanların elinden insanca yaşama hakkını almaması için her çalışana kendisi ve ailesinin insanca yaşamasına yetecek kadar ücret alması hakkını vermek zorundayız. Bugün akademisyenler başta olmak üzere öğretmenler ve kamu çalışanlarının önemli bir bölümüne verilen maaş sefalet düzeyindedir. Bütün evrensel değerler, Türk memurunun toplu sözleşme ve grev hakkını birlikte elde etmesi, örgütlenme özgürlüğünün verilmesi ve çalışma hürriyetinin sağlanması ve insanca yaşayabileceği bir ücrete kavuşturulması yolundadır. Artık zaman kalmamıştır.

 

Yrd. Doç. Dr. M. Hanefi Bostan

Türkiye Kamu-Sen ve Türk Eğitim-Sen  

  İstanbul İl Başkanı