
Özlem, insanın içini sızlatan, zamanla yarışan bir duygudur. Ne bir fotoğrafa sığar ne de bir kelimeye. O, bazen bir sesin tınısında, bazen bir kokunun kıyısında, bazen de bir bakışın ardında saklıdır. Görünmez ama hissedilir; sessizdir ama yankısı derindir.

Çocukluğumun geçtiği köy yollarında, sabahın serinliğinde annemin tandır başındaki telaşını izlerken öğrendim özlemi. Henüz adını koyamamıştım ama biliyordum: İçimde bir şey eksikti. Belki dedemin sesi, ninemin sesi hiç görmemiştim ki belki de bayram sabahlarının telaşıydı o eksiklik. Zamanla anladım ki, özlem sadece geçmişe değil, bazen hiç yaşanmamışa da duyulur. Bir ihtimale, bir hayale, bir “keşke”ye…
Özlem, insanı diri tutar. Kalbin nabzını hızlandırır, gözleri uzaklara daldırır. Bazen bir mektup olur, yazılmadan yırtılır. Bazen bir şarkı olur, ilk notasında boğazda düğümlenir. Ama en çok da sessizliktir özlem. Söylenmeyen, anlatılamayan, sadece hissedilen…
Bu duygu, bizi insan kılar. Çünkü özleyen bir yürek, hâlâ bağlıdır. Hâlâ umut eder, hâlâ bekler. Özlem, bir vefadır aslında. Geçmişe, insana, hayata duyulan derin bir sadakat. Unutmamaktır. Kıymet bilmektir. Ve bazen de, yeniden kavuşmanın duasıdır.
Ben özlemi, bir yük değil, bir armağan olarak görürüm. Çünkü özlediğim her şey, beni ben yapan taşlardan biridir. Her özlem, içimde bir hatıra bahçesi kurar. Ve ben o bahçede, her sabah yeniden yürürüm. Toprağın kokusunu içime çeker, rüzgârla konuşur, sessizce şükrederim.
Özlem, sadece bir duygu değil; bir duruştur. Kalbin eğilmeden, yüzün dönmeden, sesin kısılmadan bekleyişidir. Ve bazen, en güzel cümleler, en derin suskunluklarda saklıdır.
Neşat YALÇIN