
Bir zamanlar sofralarımızda bereket vardı. Tabağa konan her lokmanın bir hikâyesi, bir mevsimi, bir kokusu olurdu. Şimdi ise market raflarında dizili, parlak ambalajlı, içi boş gıdalarla kandırılıyoruz. Gıda değil, gaflet tüketiyoruz.
İnsan, toprağın çocuğudur.

Ama biz bu bağı kopardık. Raf ömrü uzasın diye içine katılan her kimyasal, bizim ömrümüzden bir parça alıyor. Ne yazık ki çoğumuz bunun farkında bile değiliz. Çünkü reklamlar güzel, ambalajlar renkli, tatlar yapay ama cezbedici. Oysa gerçek gıda, ne bağırır ne de parıldar. Sessizce besler, şifasını gösterişsizce sunar.
Çocuklarımızın yediği yoğurt, yoğurt değil. Ekmeğin içi pamuk gibi ama ruhu yok. Domatesin rengi var ama kokusu yok. Bu nasıl bir çelişkidir? Gıdayı gıdadan uzaklaştırdık, sonra da kendimizi kendimizden.
Kimyasal gıdalar sadece bedenimizi değil, hafızamızı da silip süpürüyor. Eskiden bir zeytin tanesiyle yapılan kahvaltının hatırası vardı. Şimdi üç çeşit peynir, beş çeşit reçel var ama sohbet yok, huzur yok. Çünkü yediğimiz şeyler bizi doyurmuyor; sadece dolduruyor.
Peki ne yapmalı? Önce uyanmalı. Etiket okumayı öğrenmeli. Az ama öz yemeli. Gerçek gıdayı, gerçek üreticiden almalı. Çünkü bu sadece bir sağlık meselesi değil; bu bir vefa meselesi. Toprağa, emeğe, geçmişe duyulan vefa…
Unutma sevgili okur: Ne yersen osun. Ve sen, katkı maddesi değilsin.
Neşat YALÇIN Kadıköy İstanbul