Üniversiteler zaman içinde büyür, yeni yerleşkelere taşınır ve mekânsal dönüşümler yaşar. Bu, yükseköğretim kurumlarının doğal gelişim süreçlerinden biridir. Ancak bazı mekânlar vardır ki, onları yalnızca metrekareleriyle değerlendirmek mümkün değildir. Çünkü o mekânlar, yıllar içinde bir eğitim kültürünün ayrılmaz parçasına dönüşmüştür.

Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Göztepe Yerleşkesi’ndeki Resim-İş Eğitimi Anabilim Dalı, bu tür mekânlardan biridir.

Yaklaşık yarım yüzyıldır bu yapıda yalnızca ders yapılmadı. Binlerce görsel sanatlar öğretmeni yetişti; yüzlerce sergi açıldı; lisans, yüksek lisans ve doktora düzeyinde uygulamalı sanat eğitimi verildi. Resim, desen, heykel, seramik, grafik, özgün baskı, fotoğraf, tekstil, temel tasarım, endüstri ürünleri tasarımı atölyeleri, birbirini tamamlayan ortak bir üretim kültürü oluşturdu. Bu bütünlük bugün de üniversitenin resmî program ve bölüm tanıtımlarında yer almaktadır.

Sanat eğitiminin temel aracı yalnızca öğretim elemanı değildir; atölyenin kendisi de eğitimin aktif bir bileşenidir.

Bir sanat atölyesinde kuzey ışığı, yüksek tavan, geniş çalışma alanı, büyük ölçekli üretime uygun hacim, güvenli depolama, kurutma alanları ve doğayla kurulan görsel ilişki, eğitim yönteminin ayrılmaz parçalarıdır. Bunlar estetik tercihler değil, uygulamalı sanat eğitiminin yıllar içinde oluşmuş temel gereksinimleridir.


Bu nedenle bir sanat atölyesini başka bir binaya taşımak, sıradan bir dersliği taşımaya benzemez. Mekân değiştiğinde yalnızca adres değişmez; üretim alışkanlıkları, çalışma biçimleri ve eğitim yöntemi de etkilenir.

Asıl soru şudur:

Yeni mekân, yıllar içinde oluşmuş bu eğitim ekosistemini aynı nitelikte sürdürebilecek midir?

Sorulması gereken temel soru budur. Çünkü uygulamalı sanat eğitiminin başarısı yalnızca ders programıyla değil, o programı mümkün kılan fiziksel çevreyle de doğrudan ilişkilidir.

Bugün tartışılması gereken konu, bir yerleşkeden başka bir yerleşkeye taşınıp taşınılmaması değildir. Tartışılması gereken; uygulamalı sanat eğitimi için geliştirilmiş mekânsal niteliklerin korunup korunamayacağıdır.

Bu mekân, yalnızca üniversitenin değil; yıllar içinde kurduğu sergiler, etkinlikler ve kamusal etkileşimlerle Kadıköy’ün kültürel hafızasının da bir parçasına dönüşmüştür. Bu nedenle böyle bir kurumun yer değiştirmesi, yalnızca akademik değil, yerel kültürel hafızayı da etkileyen bir dönüşümdür.

Yarım yüzyılda oluşan bir atölye kültürü, yalnızca duvarlardan oluşmaz. O kültür; mekân, ışık, üretim, deneyim ve kuşaktan kuşağa aktarılan akademik hafızanın birleşimidir.

Yeni binalar yapılabilir.

Yeni kampüsler kurulabilir.

Ancak yarım yüzyılda oluşmuş bir sanat eğitimi ekosistemi, yalnızca eşyalar taşınarak yeniden kurulamaz.

Bu nedenle mesele yalnızca bir binanın geleceği değildir.

Bir eğitim ekosistemi kaybedildiğinde, onu yeniden inşa etmek bina yapmaktan çok daha uzun zaman alır.

Mesele, Türkiye’de uygulamalı sanat eğitiminin geleceğini şekillendiren mekânsal hafızanın korunması, yaşatılması ve gelecek kuşaklara aktarılmasıdır. Çünkü bazı eğitim mekânları yalnızca içinde ders yapılan yapılar değil; eğitimin bizzat kendisidir.

BU YAZI 28 TEMMUZ 2026 TARİHİNDE KUNDUZ TARAFINDAN YAZILMIŞTIR.